Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Şubat 2015 Salı

İSLAMDA HELALLEŞME

                  


                                İSLAMDA KUL HAKKI

                                    HELALLEŞME
Kıymetli okuyucularım kul hakkı konusu da maalesef çok iyi bilinmeyen konulardandır. Adam her türlü kötülüğü yapıyor ondan sonra da benim üzerimde kul hakkı yok diyor. Kul hakkını sadece para alışverişi sanıyor. Halbuki aşağıda göreceğiniz gibi kul hakkı çok geniş ve içi içe geçmiş, çok ince,çok detaylı bir haktır. Mesela siz bu yazıyı okurken birbirimize kul hakkı geçiyor. Emek verdiğim, zamanımı,mesaimi verdiğim,vucudumu,gözlerimi,ellerimi,beynimi yorduğum için benim size hakkım geçiyor. Aynı şekilde Emek verdiğiniz,zamanınızı,mesainizi verdiğiniz,vucudunuzu,gözlerinizi,
ellerinizi,beyninizi yorduğunuz için, sizi üzdüğüm, kızdırdığım, bunalttığım için sizin bana hakkınız geçiyor.
Yani nefes aldığımız her an birilerinin hakkına giriyoruz, veya birileri bizim hakkımıza giriyor.
Kıymetli okurlarım son derece yanlış olan bir anlayış var. Ben her türlü haltı işlerim, cenazemde hoca cemaate sorar. Merhumun hakkını helal ettiniz mi? Cemaatte hep bir ağızdan helal olsun der . Ölenin bütün kul hakkı silinir, iş biter öyle mi? Yok öyle yağma.
Kıymetli okurlarım nasıl ki bugün işlenen suçlarda siz davanızdan vazgeçseniz bile suçlu kamu davasından dolayı yine ceza alıyorsa ki bizzat şahidim bir olayı anlatayım. Yakınımın birini döğdüler. Mahkemeye düştük. Bizim şikayetimizden vazgeçmemize rağmen kamu davası devam etti, ve o kişiler büyük ceza aldılar. İşte cenazede cemaat hakkımızı helal ediyoruz deseler bile. Ölen kişi kul hakkından kurtulamaz. Belki ufak tefek haklardan kurtulur. Ama mesela borcunu varisleri ödemedikçe kurtulamaz. Peygamberimiz(sav) borcu olan sahabinin cenazesini kılmamıştır.
HADİS: Hz Peygamber (SAV)’den cenazelerinin üzerine cenaze namazı kıldırmasını istediler. Hz Peygamber (SAV) sordu: “Ölü bir dünyalık bıraktı mı?” Cenaze sahipleri: “Hayır, bırakmadı.” dediler. Hz Peygamber (SAV) yine sordu: “Ölünün borcu var mı?” Cenaze sahipleri: “Evet, üç dinar borcu var.” dediler. Bunun üzerine Hz Peygamber (SAV): “Haydi, cenazenin namazını kılın.” buyurdu da kendileri kılmak istemedi. Bunun üzerine Ebu Katade adındaki sahabe: “Ey Allah’ın Resulü! Cenazenin namazını kılınız, borcu benim üzerimedir.” diyerek kefil oldu. Bunun üzerine Hz Peygamber (SAV) bu cenazenin de namazını kıldı.”
Kıymetli okuyucularım. Borcu ödendi ölen kul hakkından kurtuldu mu? hayır.
hırsızlık, sahtekârlık, hile, haksızlık ve rüşvet gibi meşru olmayan yollarla üzerine aldığı kul borçları değildir. Bunlar, sadece bir borç değil, aynı zamanda suç ve günahtır. Hukukullahtır yani Allahın hakkıdır. Allah’ın huzurunda hesap verilirken, kul hakları mutlaka sahiplerine ödenecek, suç olanlarına ayrıca ceza verilecektir. Kaldı ki borcunu ödemediği için alacaklının çektiği sıkıntılar,yaşadığı travmalar,üzüntüler,kızgınlıklar, varsa işlediği günahlar,ettiği küfürler(çünkü onun günaha girmesine borçlu sebep olmuştur). Bütün bunların hesabı ayrıca verilecektir.
Kıymetli okuyucularım. Rabbimizin kul hakkıyla gelmeyin, ben kendi hakkımı dilersem affederim. Ama kul hakkını affetmem buyurmasının sebebi kul hakkının çok girift bir hak olmasından dolayıdır. Çünkü her kul hakkında bir kişi değil belki yüzlerce kişinin hakkı yenmektedir. Yine borç üzerinden gidersek borcunuzu ödemediniz, sizdeki parayı alamayan adamın evine icra geldi,iflas etti,yuvası yıkıldı,intihar etti,sizden olan alacağını alıp kendi borcunu ödeyemediği için, dövüldü,söğüldü,vuruldu,yaralandı,öldürüldü,itibarı gitti, v.s bütün bunların suçlusu kim. Siz ! öyle ise hakkınızı helal ettiniz mi? Helal olsun kurtul yok öyle yağma.
Kıymetli kardeşlerim "Kul hakkı" sözcüğü "insan hakları" tabirinden daha dinî bir içeriğe sahiptir. Bu kavramla insan, başıboş bir varlık olmadığını, yaptıklarından hesaba çekileceğini; eliyle diliyle ve diğer organlarıyla çevresindekilere karşı hassas davranması gerektiğini ve `kul hakkına tecavüzün kesinlikle cezasız kalmayacağı tehdidiyle karşı karşıya bulunduğunu hisseder. Kur’an’da, ilk bakışta kul hakkı gibi görünen ve kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok ayetten sonra, "İşte bu Allah’ın hudududur/ölçüsüdür, onu çiğnemeyin." mealinde ilahî ikazlar gelir. Demek ki, kul hakkını çiğnemek, Allah’ın hududunu çiğnemek olarak kabul edilmektedir.
İslam dini, ırk, milliyet, siyasi anlayış, dil ve tahsil farkı gözetmeksizin, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Kur’an-ı Kerim’de zekât, sadaka, infak, ihsan, yardımlaşma, miras, doğruluk, adalet gibi kavram ve konuların bir uzantısı da kul hakkına ve dolayısıyla toplumun salahına dayanır. Kul hakkına riayet, dinimizin en çok dikkat çektiği, ayet ve hadislerle ikaz hatta tehdit ettiği bir konudur. Fert ve toplumun düzenini, huzurunu, uyumunu ve ahlakiliğini sağlamada oldukça önemli bir yer tuttuğu için dinimizde bu konu üzerinde hassasiyetle durulur. İmanın şartlarını üzerinde taşıyan müminlerin Yüce Allah’ın rızasını kazanmaları için yerine getirdikleri namaz, oruç gibi ibadetler dünyanın en zor işi olan kul hakkına dikkat etmek için hazırlanmış bireysel şuur talimleri gibidir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), şu üç hadisinde, kul hakkını şöyle işlemektedir:
HADİS: “Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helalleşsin! Çünkü ahirette altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınır, sevapları olmazsa, hak sahibinin günahları buna yüklenir.” (Buhari, Rikak, 48.)
Örneklendirecek olursak, çalıştığımız yerde mesaimize dikkat etmemek işverene karşı bir kul hakkı ihlalidir. Çalıştırdıklarımızın ücretini kesmek veya vaktinde vermemek yine bir hak ihlalidir. Ücretle verdiğimiz bir dersin saatini doldurmadan derse son vermek ücret sahibinin hakkını yemek olur. Bir öğrenciye hak ettiği notu vermemek haksızlık olur. Komşumuzu sesle, gürültüyle rahatsız etmek, balkondan çırptıklarımızla ona zarar vermek, bakışlarımızla veya hareketlerimizle onu taciz etmek, dedikodusunu yapmak komşuluk (kul) hakkını ihlal olur. Bir insanı küçük düşürmeye çalışmak, onun onuruyla oynamak, kişiliğini hedeflemek, haksız yere çıkışmak, aşağılamak, kalbini kırmak kul hakkı kapsamında değerlendirilecek olumsuz davranışlardır. Yüz yüze olmasa da telefon, televizyon, radyo veya basın yoluyla birisine haksız isnatlarda bulunma, onunla ilgili yalan haber verme, kişilik haklarına saldırma, onuruyla, aile gururuyla oynama yine kul hakkına girmektedir. Kişisel yararları için çevreye zehir akıtanlar, havayı kirletenler, yolları daraltanlar, kısacası ammenin hukukunu hiçe sayanlar çok daha büyük kul hakkı ihlalleriyle ve hesaplarıyla yüz yüzedirler. Zira hedef alınanlar veya mağdurlar tek kişi değil çok kişidir. Çok kişiden helallik almak ise çok çaba gerektirecektir. Trafik işaretlerine dikkat etmeyerek başkasını tehlike ve zarara sokmak, geçiş önceliği olan bir sürücüye bu önceliği vermemek, yolda bir sürücüyü sıkıştırmak, yoluna arabasının burnunu sokmak, trafikte arabaların akışını keserek veya yavaşlatarak sürücülerin vakit kaybına uğramalarına yol açmak; sürücülere el-kol hareketi yapmak, korna çalarak taciz veya hakaret etmek; yolda veya bir mekânda birisinin ayağına basıp özür dilememek; asansör veya gişe önlerinde bekleyenlerin sıralarına riayet etmeden önlerine geçmek vs. bunlar hep kul hakkına dâhil olan kötü davranışlardır.
Bizler kul hakkı deyince, komşumuzun, arkadaşımızın, meslektaş veya mesâi arkadaşımızın bir malını alıp habersiz kullanma veya yemeyi aklımıza getiririz. Bu kul hakkının maddi çeşididir. Bir de bu saydıklarımızın gıybetlerini yapmak, onurlarını kırmak, onları hafife almak veya küçük düşürmek gibi manevi olan kul haklarını da akıldan çıkarmamak gerekir. Yukarıda verdiğimiz örnekler her iki kul hakkı için de bir hayli malzeme oluşturacak niteliktedir. Bizim değer dünyamızı paylaşmayan, inanmayan ya da gayrimüslimlerin hakkı için de, onlarla helalleşmek gerekir. Bunların gönlü alınmazsa ahirette affının çok güç olduğu bilinmelidir. Bunların hakkından kurtulmak, Müslümanın hakkından kurtulmaktan daha zordur.
İBNİ ABİDİN; Gayrimüslimlerin mal ve canlarına saldırmak caiz olmadığı gibi, hile yapmak, onları incitmek, kalplerini kırmak, kadın ve kızlarına saldırmak da caiz değil, haramdır. [R. Muhtar]
Kişi beşer olmaktan kaynaklanan zaafları, zayıflıkları, gafleti ve unutkanlıklarıyla bir zaman için başkasının hakkına tecavüz etmiş olabilir. İnsanın hata ve kusurunu anlayıp onu tamir etmesi de bir erdemdir. Bunun için, maddi manevi hangi ihlalde bulunduysa bunu büyük bir cesaret ve açık kalplilikle telafi etmeli ve helallik dileme yoluna gitmelidir. Hak sahibi ölmüş ise, ona dua ve istiğfar edip, hakkını çocuklarına, vârislerine verip, onlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, mal miktarı parayı fakirlere sadaka olarak verip, sevâbını hak sahibine bağışlamalıdır.
Kulluk, yalnız belli ibadetlerin yerine getirilmesinden ibaret değildir. Allah’ın bütün emirlerine toptan itaat ve yasaklarından kaçınmak suretiyle ubudiyetin yani kulluğun hakkı verilmiş olur. Yanlış telkin ve düşünceye kapılarak, kulun en küçük hakkını bir tarafa bırakıp, şahsi nafile ibadetlerle meşgul olmayı ibadet zannetmek, halk arasında yaygın; fakat yanlış ve dinî olmayan bir davranıştır. Bu konu üzerinde örneklerle ne kadar çok durulursa o kadar yerindedir. Bir insanın olgun kâmil olabilmesi için Allah’a karşı olan vazifelerini yapması ondan sonra din kardeşlerine yardımda bulunması zorunludur. Böyle olunca şu ölçü ortaya çıkmaktadır: “Başkasını düşünmeyen yaşamaya hak kazanamaz; çünkü Peygamberimiz
HADİS:“kendisi için istediği bir şeyi, başkası için istemeyenin imanı tam değildir.” buyurmuşlardır.
Her işimizde önce kul hakkını göz önünde tutmamız, önce Allah’ın rızası, sonra toplumun selameti ve daha sonra huzurumuz için ana yükümlülüğümüzdür. Kur’an-ı Kerim’in dörtte üçü kul hakkını açıklamaktadır desek mübalağa etmiş olmayız. İslam’ın binası Allah’ı ve dinini tasdik ve ikrardan sonra, toplumun selameti ve Hakk’ın bizden talep ettiği hükümlerini yerine getirmektir.
Kul hakkı, Allah’ın hakkından önce ödenir. Allah uğrunda savaşıp da ölen kimsenin, kul hakkından başka bütün günahları affedilir. Kul hakkı maalesef tövbe ile de, şefaat ile de düşmemektedir. Bütün bu ciddiyetine ve Yüce Allah’ın, “Benim huzuruma kul hakkı ile gelmeyin!” uyarısına rağmen toplumumuzdaki bu vurdumduymazlığı neyle izah edebiliriz? İslam ahlakının bir ayağının “Allah’a itaat”, diğer ayağının ise “mahlukata şefkat ve merhamet” olduğunu nasıl unutabiliriz? Bunu içselleştiren bir kişi bırakalım kulu, hayvan ve cansız hakkına bile oldukça dikkat eder, örneğin hayvanlarını aç susuz bırakamaz, onlara fazla yük yükleyemez, eşyayı hor ve pis kullanamaz! Böyle bir anlayış ve davranış, İslam'ın “temizlik” ve “merhamet” medeniyeti olmasının bir gereğidir.
Kıymetli okuyucularım insanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmelerine helalleşme denir.
Helalleşmedeki helâl kelimesi, haram'ın karşıtı olan helâl ile aynıdır. Ancak Helalleşmeden sonra kulun hakkı ortadan kalkmakla birlikte, helâllik dilemeğe yol açan fiil helâl hale gelmiş olmaz. Yani ortada bir haramı helâl haline getirme durumu yoktur, yalnızca kişinin yapılan şeyden dolayı kendi hakkından vazgeçmesi hadisesi vardır. "Helalleşme ile, zâlim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur.
HADİS: Allah'ın haram kıldığı şeyden hasıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir" (Tecrîd-i Sarîh, Tercümesi, VII, 376)
Borcun ödenmesi, yükten kurtulmak, düğümü çözmek gibi anlamları taşıyan helâl kelimesinden türetilmiş olan (istihlâl) helalleşme, insanın kul borcundan kurtulması yollarından biri olarak Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından tavsiye edilmiştir. Nitekim, bu konuda Rasûlullah (s.a.s)
HADİS:"Kimin uhdesinde (bir din) kardeşinin nefsine, yahud malına tecavüzden doğan bir hak bulunursa, dinar ve dirhem bulunmayan (kıyamet gün gelmez)den evvel bu gün dünyada mazlumdan o hakkı helâl etmesini istesin (yoksa) zâlimin salih ameli bulunursa o amelden zâlimin zulmü miktarınca alınır (da mazluma verilir). Eğer zâlimin hasenâtı bulunmazsa, mazlumun seyyiâtından alınıp, zâlim olana yükletilir" (Tecridî Sarih Tercümesi, VII, 375, 376,1090 nolu Hadis)
buyurarak helalleşmenin önemi ve sonucu üzerinde durmuştur.
Helalleşmenin dünyada yapılmaması durumunda, âhirette gerçekleşeceğini de yine bir Buhârî rivâyetinden öğreniyoruz: HADİS: "Kıyametle mü'minler Cehennem (üzerindeki sırattan) kurtulduktan sonra Cennet ile Cehennem arasındaki (ikinci bir) köprüde durdurulurlar. Burada, dünyada aralarında bulunan (ufak tefek) mezâlimden bir birlerinin hakkını vererek hesaplaşıp, pâklanarak arındıkları zaman bunların Cennete girmelerine izin verilir" (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, VII, 353-354, 1085 nolu Hadis).
HADİS:"Kıyamet gününde bütün haklar sahiplerine verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır" (Tirmizi, Sifatu'l Kıyâme, I) haberi de, kul hakkının ve dolayısıyla bundan kurtarıcı helalleşmenin önemini ortaya koyar.
Helalleşme yoluyla gidilecek, çözümlenebilecek kul hakkı öylesine önemlidir ki, Allah Rasûlü
HADİS: "Şehidlerin kul borcundan başka bütün günahları mağfiret olunur" (Tecrîdi Sarih Tercümesi, VII, 349, 1084 nolu Hadis) buyurarak bu önemi haber verir.
Helalleşme ihtiyacı içindeki kimseleri, Allah'ın Rasulü "müflis" olarak niteleyip, bunların durumunu şöylece anlatmıştır: "Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekât ile gelir. Ama şuna sövmüş, buna iftira etmiş, onun malını yemiş, berikinin kanını akıtmış, ötekiyi dövmüştür de, sevabından bir kısmı şuna, bir kısmı buna verilir. Üzerindeki kul hakları ödenmeden önce hasanât-ı tükenirse, onların günahlarından alınıp, buna yüklenir ve sonra cehenneme atılır" (Buhari, Edeb, 102).